03 Mart 2009 Salı

Seyir Defteri II

159

Çok uzun zamandır ihmâl ettiğim bloğuma daha önce şurada söz verdiğim gibi Seyir Defteri'min arta kalan kırıntılarını paylaşarak devam ediyorum. Böylece o döneme dair elimde avucumda kalan her şeyi bitirmiş oluyorum sanırım. Seyir defteri hiç kapanmadı, ben yazmaya o da dinlemeye devam etti, belki ileride onları da paylaşırım. Bu kısım bir söz değil ama :)

20 Eylül 2006
İzmir’in “kordonboyu” aşkımızı yaşamaya yetmedi, uzatma kablosuyla yaşanan aşkların ömrü ne kadardır dersiniz?

5 Kasım 2006
Söylediklerini kendi sözlerimle çarptığımda çıkan sonuç her seferinde “0” oluyorsa…Bu konuşmanın etkisiz elemanı sensin demektir. Oysa lekelerime derinlemesine nüfuz edecek laflar söylesen de beni en zayıf yerimden yaralasan…? İnsan lekesi, kalp lekesi, çimen lekesi, kahve lekesi,kan lekesi… v.s.

17 Aralık 2006
Unuttuğum şarkılardan özür dilerim. Çünkü unutulmayı hiç hak etmediler.

02 Mart 2009 Pazartesi

Kar! Neden yağar Kar?!!


2004 yılıydı sanırım, "Anlat İstanbul"u sinemada izliyorum ve o ana kadar izlediğim en güzel türk fimlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Ümit Ünal’ı bu kadar sene hiç tanımamış olmanın verdiği hüzünle biraz onun hakkında araştırma yapıyorum. Görüyorum ki aslında senelerdir inceden inceye hayatıma giren ya da beni derinden etkileyen Türk filmleri onun kaleminden çıkmış ya da bir şekilde bu filmlere katkısı olmuş. Sonra ilk yönetmenliğini yaptığı “9” filmini edinip izliyorum ve onun için de neredeyse aynı şeyleri hissediyorum. Ve diyorum ki bu ülke için özlenen birşeylerin başlangıcı Ümit Ünal sineması; anlatımıyla, olayların örgüsüyle ve kurgusuyla. İnanılmaz güzel.

Geçen yıl “Ara” filminin gösterime gireceğini duyuyorum, çok heyecanlanıyorum ama maalesef o dönem yurtdışında olduğum için filmi izleme şansına erişemiyorum.

Derken dün bir gazetenin sinema ilanları sayfasında o afiş gözüme çarpıyor. Aslında filmin adından ve oyuncularında önce Ümit Ünal ismini okuyor gözlerim. Derken filmin bşlığı “Gölgesizler” Ne zaman çekildi? Nasıl haberim olmadı daha önce? Diye soruyorum kendime. Ama bütün bu soruları cevaplamak için vakit kaybetmek yerine filmi görmeliyim bir an önce diyorum. Derken filmi izleyeceğimiz sinema da karar kılıyoruz ve bir sonraki ilk seansa biletler alınıyor, koltukarımıza kuruluyoruz.

Film bitiyor, jenerik akmaya başlıyor. O ne güzel bir jenerik diyoruz. Candan Erçetin o güzel parçasını söylemeye başlıyor. Derken jenerikle beraber öğreniyoruz ki aslında film Hasan Ali Topbaş’ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman ödülünü alan aynı adlı kitabından uyarlanmış. Hem Ümit Ünal’a bir kez daha hem de yeni tanıştığımız Hasan Ali Topbaş’ın kalemine hayran oluyoruz. Öyle güzel geçiyor ki herşey Anlat İstanbul’u izlerken yaşadığımız heyecanı yeniden yaşıyoruz. Ümit Ünal’ın o güzel, ne yaptığını bilen anlatımı Türk sinemasının o muhteşem oyuncularının harika performanslarıyla birleşmiş ortaya zevkle izlenecek müthiş bir film çıkmış diyoruz. Umarız diyoruz, umarız değeri bilinir.

http://www.golgesizler.com/

22 Haziran 2008 Pazar

Tüm Kalbimle



Ben Bozburun’u çok severim. Ama Bozburun’a hiç gitmedim. Ortaçgil şarkısında öyle güzel anlatır ki orayı sevmek için Bozburun’a gitmenize gerek yoktur. Sonra anlarsınız ki bir şeyi sevmek için ona ulaşmanız, bir yere hayranlık duymanız için orada bulunmanız gerekmez. Aslında iyelik ekleri de sevda sözcükleriyle pek anlaşamazlar zaten.

Siz bireyselliğinizden, isminizin cümle içinde tekil olarak kullanılmasından ne kadar hoşlanıyorsanız, sevdiğinizin de bütün bunlara bir o kadar hakkı vardır. İşte o yüzden atın bütün iyelik eklerini sevgiyle başladığınız cümlelerinizden. “Benim, onun, şunun, başkasının ya da ötekinin sevdiği” değil, birey olarak sevgili.

Bana hak verin ya da vermeyin, sevdiklerinize sahip olmayı istemek bencillikten başka bir şey değildir. Zaten sahip olduklarınızı sevmek kolaydır, bir de ulaşamadıklarınız sevmeye çalışın, ya da kaybettiklerinizi sevmeyi sürdürmeye.

Yukarıdaki iş yanında olmayı isteyip becemediğim, ulaşamadığım ama hala tüm kalbimle sevdiğim insanlara ve mekanlara adanmıştır.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Mutlu Ölüm

Foreordination

“Büyük ıstırap, büyük pişmanlık, büyük anı diye bir şey yok. Her şey unutulmaya mahkum. Hatta büyük aşklar bile. Dünyada acı olan aynı zamanda onu çok güzel yapan gerçek bu , işte.” – Albert Camus (Mutlu Ölüm)

View My Portfolio

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Makber



Aslında çok farklı bir konuda yazmak istedim, ama bir süredir kafamda kendi kendime sorguladığım bir konuda kelimeler kendiliğinden dökülüverdiler. Tamam, çok da dürüst bir başlangıç cümlesi olmadı, çünkü konu oldukça hassas ve kelimeleri mümkün olduğunca dikkatli kullanmaya özen gösterdim.

Yukarıdaki iş 2004 yılındaki “Eğitim ve Öğretmen” konulu sergi için hazırladığım video art çalışmasından alıntı. Şu anda izleyince çok kötümser biraz da sert buluyorum. Öğrencilerin gözlerinin içindeki umut, o parıltı aslında fondaki müzikle hiç de uyumlu değil. Ama zaten olması gereken de buydu, rahatsız etmesi gerekiyordu. Aradan geçen 4 koca yılın ardından değişen bir şeyin olmadığını görmek çok daha üzücü.

Yazının bundan sonraki kısmı giriş kısmından kopuk görünebilir. Ama söylediğim gibi, farklı bir şeyler yazma istemiyle başlamıştım. Hâla ilgileniyorsanız buradan devam edebilirsiniz ;

Benim Kafka ile tanışmam oldukça geç oldu. İsteyerek değil, tam aksine bütün geç kalma eylemleri gibi istemsiz. Kimsenin herhangi bir yere ya da bir şeye isteyerek geç kaldığını düşünmüyorum.

Eğitim sürecimde boşa harcanmış veyahut kaybedilmiş, benim istemim dışında kaybettirilmiş çokça zaman aralığı olduğunu söyleyebilirim. Amaçsız ve hayattan bihaber geçen lise döneminden sonra en azından üniversitede istediğim bir bölümde okumak için harcanan onca zaman. Halbuki lisenin son yılına gelindiğinde öğretmenlerin yardımı ile bu konuda çoktan karar verilmiş, ve hatta bu alanın sınavları için de hazır ve nâzır bir şekilde bekliyor olunması gerekmezmiydi? Tabii ki bu sorunun cevabı tamamiyle olması gereken sistemin yanıtını veriyor. Maalesef gerçek hayatta, hele Türkiye’de işler bu şekilde yürümüyor ki bu kocaman, büsbüyük ve her genç için kâbusa dönüşen ayrıntıyı hepimiz biliyoruz (ve eminim bu yazıyı okuyacak bir çok kişinin hatıralarında da sınav sabahının köründe yutulan okunmuş pirinçler, ve bir gece önceden hazırlanmış , unutmamak için de tam başucuna konulmuş yumuşak uçlu kurşunkalem, silgi, küçük pet şişe su ve ülker sütlü çikolata vardır – ya da bunlar şimdi okunurken hatırlanan belki de çoktan bilinçaltına itilmiş detaylardır.)

Türk eğitim sistemine dair söylemeye çalıştığım şeyler aslında hepimizin bildiği genellemeler. Bütün detaylar eminim çok kalın bir kitabın ana malzemeleri olabilirlerdi. O kısmı benim boyumu aşar. Sadece bunları, okumak istediği alanın, ileride yapmak istediklerinin farkına varmış, ve bu konuda oldukça çaba göstermiş, belki az biraz da şansının yardımı ile bunu başarabilmiş bir öğrencinin gözlerinden anlatıyorum. (ki vardığı nokta bu öğrenciyi ne kadar mutlu etmiş-miş-miş? – bu da başka bir soru.)

Asıl söylemek istediğim şeyi eminim siz anladınız. Evet üniversite yıllarında tanıştığım Kafka ile neden daha önce tanıştırılmadığım konusunda sisteme küçük bir serzeniş – ki eminim birçok kişinin umrunda bile olmayacak...

Neyse, belki de asıl suçlamak istediğim kişi kendimdir de, suçu tamamen sisteme atarak bu yükten kurtulmaya çalışıyorumdur, kimbilir?

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Seyir Defteri



They say every pain arrives at its own peace

İlk kez 2005 yılında yayımladığım kişisel web sayfam, “-miş’li geçmiş, kafa kağıdı, sidi izi..v.s.” gibi alt bölümleri barındırıyordu ve yine aynı sayfadaki “seyir defteri” için aslında benim internet üzerindeki ilk blogum diyebiliriz. Her ne kadar yazılanların tarih aralıkları birbirlerine uzak görünse de 2005 yılından 2007 yılının ortalarına kadar süren zaman zarfında o sayfa benim için oldukça önemli detayları paylaştığım bir yerdi.

Üzerinden 2 yıl geçti, sayfanın tasarımı 2 büyük değişikli yaşadı. Geçen bu 2 yıllık sürece rağmen “seyir defteri”ne not ettiğim bazı detayları yeniden paylaşma gereği hissettim. Zamanla ilk tarihleri ile beraber ve tarihsel sıraları ile burada yayınlayacağım. İşte bir kaç örnek;

19 Haziran 2005
Ne gerek?
Ne kadar çok sinek var,
Ne kadar çok soru,
Anlamak için Dünya’yı,
Bu kadar soruya ne gerek?
(Birkaç hafta önce yazdım. Kesin tarihi aklımda değil.)

25 Temmuz 2005
Nedenini bilmiyorum ama ölümler artık daha bir hüzünlü geliyor bana. Eskiden bu kadar çok üzülmezdim. Gerçekten büyüdüm galiba.

10 Ekim 2005
Çocukluğuma dair aklımda kalan en güzel şeylerden biri de “şemsiye çikolata”. Belki ismi böyle değildi, belki de ben böyle anımsıyorum. Ama amcamın her evden çıktığımızda yakındaki pastaneden bana aldığı bu çikolataları bir türlü unutamıyorum. Lezzet olarak değil de, sadece beynimde bıraktığı görüntüsünü... Belki de unutamadığım , çikolata değil de, amcamdır…

06 Ocak 2006

Doğduğum günü hatırlamıyorum. Ne yazık ki insan beyni doğduğu andan itibaren kayda başlamıyor. Ama hatırladığım doğum günlerimde yanımda olan tüm dostlarıma ve sevdiklerime teşekkür ederim.

20 Ocak 2006
Ben kadere inanmam. İnanmazdım yani. Artık inanıyorum galiba. Evet kader var ama sadece “siz yolunuzu görebiliyorsanız!”

Yağmurlu günler üzerine



Music by Anouar Brahem - Le pas du chat noir

2005 yılında yaptığım web sayfamın "Yokolma çizelgesi" bölümünden alıntıdır.

"1981 yılında İzmir'de doğdum. Aslında -mişli geçmiş olarak yazmam gerekirdi çünkü bu kısmı net olarak hatırlamıyorum. Annem çok yağmur yağdığını ve dışarı çıkma yasağının olduğunu söyler durur hep. Bu yüzden belki yağmurlu günleri hep çok sevdim ve hep dışarı çıkma yasağı varmışçasına evde oturmayı istedim..."

Buradaki fotoğraflar da işte böyle bir günde çekildi. Şimdi siz, "eğer evde oturmayı seviyorsan bu fotoğraflar nasıl çekildi?" diye sorabilirsiniz. Ne diyebilirim ki? İnsan zamanla değişiyor, artık evde oturmuyorum. Ama değişmeyen bir şey var; yağmurlu günleri hâlâ çok seviyorum.